Duyurular 
English
 
Anasayfa Biografi Galeri Medya Yazılarım İletişim
Sanat Penceremden Yaşama Dair tüm yazılarımı, yorumlarımı burada sizlerle paylaşacağım.
 
 
HADİSLER VE KUR'AN
Mustafa Günen

 

HADİS
Hadislerle ilgili açıklama yapmadan önce belirtmek gerekir ki dinin hayatımıza giriş nedenleri ve insanların onları kabul ediş şekilleri ile ilgili iç içe birçok yanlışlıklar yapılmıştır. Bu yanlışlıkları tek tek Kur’an’a götürüp oradan cevap alacağım. Bu konudaki birçok başlık kendi içerisinde başka bir soruyu da beraberinde getireceği için bir hayli uzun olacak. Onun için bu bölümü soru cevap şeklinde yapmaya karar verdim. Ayrıca konunun karmaşık yapısından dolayı iyi anlaşılması için, bölüm sonunda, hadisler konusundaki tüm yorumlarımı başlıklar halinde kısa cümlelerle tekrar aktaracağım.

GİRİŞ

Hadisler konusundaki yorumlarınızı doğrusu çok merak ediyorum. Zira bu konuda kafa karıştırıcı çok fazla yorum ve bir o kadar da soru var. Ben bu karmaşadan dolayı soruları tek tek yeri geldiğinde araya girip soracağım. Önce biraz klasik bir soru olacak ama hadislerin Kur’an gözüyle dindeki yeri nedir? Çünkü bu konuda çok fazla çelişkili yorum var. Üstelik bu çelişkiler, toplumda uzman olarak bilinen hocalar, ilahiyat profesörlerinin yorumlarında dahi var. En önemli çelişki de hadislerin sayısı; doğru veya yalan hadislerin ayıklanması ile ilgili kıstaslarıdır. Önce bu konudan başlayalım:

Ben peygamberimizin hadislerine inanan ve kabul eden biriyim. Çünkü Peygamberimizin hadis söylemesi ona verilen Kur’an emridir. Bu konuda çok ilginç ve anlamlı bir tespitim vardır; öncelikle onu söyleyeyim. Peygamberimiz Kur’an’daki bu konu ile ilgili ayetler gereği hadis söylemiş ve yine aynı ayetler gereği de hadislerini yasaklamıştır. Kafa karıştırıcı bir yorum gibi duruyor ama değil. Hadisler konusundaki bu basit gerçek, maalesef Müslümanlar tarafından asırlarca fark edilememiş ya da ettirilmemişlerdir. Bölümün sonunda ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Benim yapacağım yorumlar her konuda olduğu gibi meseleyi Kur’an ayetleri ile açıklamaya çalışmak olacaktır:

Şimdi hadislerin literatüre girişinin durumuna kısaca bakalım. İslam tarihi ile ilgili herkes çok iyi bilir ki hadisler peygamber zamanında düzenli bir şekilde not edilmemiştir. Hatta İlahiyat uzmanları, İslam tarihçilerine göre hadislerin bizzat peygamberimiz tarafından yasaklandığını ve kimde yazılı hadis varsa yok etmelerini emrettiği de tarihi bir gerçektir. Hadisler hakkındaki bu tavır peygamberimizden sonraki halifeler döneminde de sürdürülmüştür. Hepimizin bildiği gibi Hz. Ömer, hadis nakledilmesini yasaklamış; kimin elinde yazılı hadis varsa yok etmelerini buyurmuştur. Ancak bütün bu önlemlere rağmen ashaptan bazıları ısrarla hadis peşine düşmüşlerdir. Bunlardan en çok duyduklarımızdan biri de Ebu Hüreyredir. Ebu Hüreyre 626 yılında Yemen’den gelip Müslüman olmuş bir şahısır. Hıristiyan ve Yahudilerin fazlaca etkisinde kalmış bu etkileşimine paralel olarak da çok sayıda uydurma hadis naklinde bulunmuştur. Hz Ömer Ebu Hüreyre’nin hadis naklini yasaklamış; ancak Ömer’in ölümünden sonra bu şahıs, nakil işini iyice abartarak hadislerine konu olan olaylara bizzat şahit olmuş gibi aktarmaya devam etmiştir.

Ebu Bekir zamanında Müslüman olan Yahudi kahin Kaab El Ahber de hadise meraklı kişileri çok etkilemiştir. Akıl ve Kur’an dışı birçok yalan hadisin İslam’ın içine girmesine sebep olmuş; maalesef Müslüman dünyasında büyük rağbet görmüştür. Peygamberimizin ölümünden sonra yaklaşık iki yüz yıl boyunca rivayet edilen hadis sayısının, yüz binlerce hatta milyondan fazla olduğu telaffuz edilmiştir. Elbette hadis sayısının bu kadar çok olmasının nedenlerini, tarihçiler ve sosyologlar açıklamışlardır. Sonuç olarak, hadislerin ortaya çıkması Müslümanların kafalarını karıştırmış ve bir karmaşaya dönüşmesine sebep olmuştur. Durum böyle olunca da bu konuda bilgisi ve yeterliliği olan bazı kişiler, bu karmaşaya çözüm olması için ulaşabildikleri tüm hadisleri toplamışlar; doğru veya yanlış olanları ayıklamak için de çeşitli yöntemler belirleyip, uygulamışlardır. Doğru olduğuna kani oldukları hadisleri bir araya toplayıp kitap haline getirmişlerdir. Bu kitapları yazanlardan altı zat: Buhari Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace ve Nesai’nin yazmış oldukları hadis kitapları Kütübü-Sitte diye adlandırılarak ön plana çıkmıştır. Eserleri, Müslümanlar tarafından Kurandan sonra (!) müracaat kitabı olarak kabul edilmiştir. Önce bahsedilen bu hadis nakilcileri ile ilgili kısaca bir bilgi vereyim.

Buhari 21 Temmuz 810 tarihinde Buhara'da doğdu. 869'da vefat etti. Buhari 16 yılda; 600 bin civarında hadîsten eleyerek yazdığı Câmiu's-Sahih'te yer alan hadislerin sayısı 7275'tir. Mükerrer hadisler düşüldüğünde geriye dört bin civarında hadis olduğu biliniyor. Buhârî, Sahîh'ini seçerek vücuda getirmiştir Firebrî'nin rivâyetine göre, herhangi bir hadîsi Sahîh'e dahil etmezden önce yıkanıp iki rekat namaz kılan Buhârî, Allah'a istihârede bulunup mânevî bir işâret aramış, ondan sonra hadîsin sıhhatine hükmetmiştir. Burada Firebri’ den aktarılan bu rivayetin bana pek doğru ve mantıklı gelmediğini not olarak düşeyim. Sebebini aşağıda açıklayacağım.

Müslim 820 de Nişabur’da doğmuştur. Meşhur bir Arap kabîlesi olan Kuşeyr’e mensuptur. 875 de vefat etmiştir. Kitabı Sahihi Müslim’de üç bin beş yüz civarında hadis aktarmıştır.

Tirmizi 827 senesinde Tirmiz de doğmuş 892 de vefat etmiştir. küçük yaşlarda hadislere merak sarmış ve bu konudaki bilgisini geliştirmek için İran, Arabistan ve Horasan gibi islam ülkelerine gidip araştırmalar yapmıştır. Bu araştırmalar sırasında Buhari, Müslim gibi hadisle ilgilenen önemli kişilerle de görüşmüştür. Kitabı Süneni-Tirmizi adıyla ünlenmiş olup dört bin kadar hadis yazılıdır.

Ebu Davud 817 yılında Afganistan dolaylarında bir şehir olan Sicistan da doğmuş, 889 da Basra da vefat etmiştir. On sekiz yaşından itibaren ilim öğrenmek için bir çok İslam şehirlerine gidip sayıları yüzlerle ifade edilen hocalardan ders almıştır. Ebu Davut kitabı yaklaşık 500 000 bin hadisten ayıkladığı beş bin civarında hadisten oluşmaktadır.

Nesai 830 yılında Horasanın Nesa kasabasında doğmuş 915’te Mekke de vefat etmiştir O da diğer hadis yazarları gibi bir çok İslam kentini gezerek hadisler hakkında bilgi toplamıştır. Kitabında 5700 kadar hadis nakletmiştir.

İbn Mace 824 yılında Kazvin de doğmuş 886 yılında ölmüştür Kitabı için Arabistan, Mezopotamya, Suriye, Mısır gibi ülkeleri dolaşmıştır. Yüzbinlerce hadisten elediği dört bin hadisi kitabında toplamıştır.

Bu bilgileri verdikten sonra konuya daha iyi bir açıklık getirmesi amacı ile ülkemizin yetiştirdiği önemli ilahiyat profesörlerinden olan, sayın Süleyman Ateş’in, Vatan gazetesinde yayınlanan makalesinde Hadis konusunda sorulan bir soruya verdiği cevabı hatırlatmak isterim:

“Mesele, bir hadisin bizim hoşumuza gidip gitmemesi değil, Kuran düşüncesine uyup uymadığı meselesidir. Kuran, temel yasadır. Hadisler ise yasanın yönetmeliği durumundadır. Yönetmelikler yasaya aykırı olmaz, yasayı açıklar. Öyle ise hadislerin de Kuran düşüncesine aykırı olmaması, Kuran'in yasaklarına yasaklar katmaması gerekir. Hadisin iki temel ölçütü vardır. Birinci temel ölçüt, Kuran'a uyması, Kuran'in helal kıldığını haram yapmamasıdır. Çünkü asıl din Kuran'in emirleridir. Kuran'ı Peygamberimiz, herkesi bağlayıcı olmak üzere yazdırmıştır. Ama hadislerin yazılmasına müsaade etmemiştir. Dört halife döneminde de hadislerin yazılmasına izin verilmezdi. Daha sonraları hadis nakletme furyası başladı. İlk resmi derleme işi de Peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra, Halife Ömer ibn Abdulaziz'in bir emriyle başladı. Ünlü hadis kitabı Sahîh-i Buharî'nin yazan Muhammed b. İsmail Buhârî, 204 tarihinde doğmuştur. Şimdi iki yüz yıl ağızdan ağıza aktarılan sözler acaba ne derece Peygamber'in ağzından çıktığı gibi korunabilmiştir? Akıl var, mantık var. Dün duyduğumuz bir sözü bugün aynen aktaramayız. Ya duyulan bir sözü yıllar sonra aktarmak istersek ne olur? Onun için hadis nakillerinin, değişmez yasa olan Kuran'a uyması gerekir. İkinci şart, hadisi nakleden kişilerin kopuksuz olarak ta Hz. Peygambere kadar varan bir zincirle birbirine bağlı olmaları, ayrıca sözlerine güvenilir kişiler olmasıdır ki, buna senet denilir. Eğer bir hadis, bu iki vasfı taşıyorsa Kuran'dan sonra İslâm'ın ikinci kaynağı olur. Taşımıyorsa ona saygımız olsa da bağlayıcı din denemez. Çünkü o kadar kısıtlayıcı, insan doğasına, bilimsel gerçeklere aykırı sözler var ki hep Peygamber'in ağzına yakıştırılmıştır. Çeşitli olayların etkisiyle insanlar kendi görüşlerini savunabilmek için Kuran'da ayet bulamayınca hadis seçeneğinden yararlanma yoluna gitmişler, böylece dört halifeden sonra meydana gelen fitne olaylarında bir taraf, karşı tarafı suçlamak için onların sıfatlarına uyan nice sözler uydurup Peygamber'in hadisi diye göstermişlerdir. Kimileri de zamanlarındaki bazı ahlaki durumları beğenmeyince hemen bunların kıyamet alameti olduğuna dair hadisler üretmişlerdir. Böylece kocaman hadis literatürü ortaya çıkmıştır. Bunları yeniden Kuran düşüncesiyle karşılaştırılıp sağlamlarını çürüklerinden arındırmak gerekir” (Ateş, 26 Haziran 2006).

Sayın hocamın bu makalesini alma nedenim kendisi de defalarca olmak üzere birçok ilahiyat bilimi okumuş değerli kişiler, hadisler konusunda aşağı yukarı aynı yorumları yaparlar. Benim bu konuda yapacağım yorumlar tamamen Kur’an penceresinden bana görünenleri aktarmak olacaktır. Yoksa tarih boyunca gelmiş geçmiş bugün de var olan; çok değerli ilahiyatçı kişilerin konu ile ilgili yorumlarını eleştirmek elbette haddim değildir. En önemlisi, bu saygısızlığı yapmakla her fırsatta bilim emreden Kuran’a ters düşmüş olurum. Bu notu düştükten sonra konuya gelelim.

Sayın hocamın yazısında da görüleceği gibi hadislerin Kur’an’a aykırı olmaması şartı haricindeki doğrulanma kriterleri çok zayıf ve bir o kadar da garip. Şöyle ki bir hadisin doğru olup olmadığını belirlemek için, o hadisi nakleden kişinin yaşam tarzı, araştırma ve inceleme açısından ehil, hafızası bakımından yeterli ve güvenilir olmalıdır. Nakledilen hadisin senedi de sağlam olmalıdır. Yani hadisinin rivayet edildiği kişinin, peygamberimizden itibaren nakleden ilk kişiye kadar tüm şahısları sırasıyla birbirilerine bağı olmalı; arada kopukluk olmamalıdır. Bu şartlara uyan hadisi doğru olarak kabul etmişlerdir. Zaten, sayın Ateş hocam da ilk iki paragrafında hadis doğrulamasına ilişkin yeterli kabul edilen prensipleri vermiştir. Ardından da iki yüz yıl gibi bir sürede kişiden kişiye aktarılan sözlerin aslına uygun olma ihtimalinin neredeyse sıfır olduğunun, sosyolojik gerçeğini aktarmıştır. Bir söz, söylendiğinde kaydedilmemişse; o sözün, kişiden kişiye aktarılırken ne kadar değiştiğini hepimiz çok iyi biliriz. Kaldı ki aradan onlarca, yüzlerce yıl geçtikten sonra ne hale gelir bilinmez. Ancak bu sosyolojik gerçek, Peygamberimizin toplumuna söylediği hadislerin varlığını reddetmez. Zaten sorun da onların varlığı değil kullanılışı ile ilgilidir.

Başlarken de söylediğim gibi hadisleri kabul eden ve önemseyen biriyim. Ancak onların kabul ediliş kriterleri hakkındaki görüşümü biraz daha ayrıntılı olarak açıklamam gereği duyuyorum. Dediğim gibi Müslümanların hadisler konusundaki yaklaşımları ve onları kabul etmek için koydukları kriterler, en başından akıl almaz bir şekilde hatalı ve tehlikelidir. Bu hata tarih boyunca gelmiş din uzmanı kişiler ile birlikte bu gün de birçok ilahiyat profesörünün dikkatinden kaçmıştır veya dillendirmemişlerdir. Bahsettiğim yanlışlık; hadislerin kabul kriterlerinin kendisidir. Zira tüm kriterlere uyan bir hadisin sahih kabul edilmesi demek, o hadisin kesin olarak peygamberimiz tarafından söylendiğine delil değildir. Sebebi çok basittir. Zira kabul edilen kriterlerin tümü hadis ayıklanması için, İslam bilginleri tarafından koyulmuş ölçütlerdir o kadar. Onun için bu kriterlerin, peygamber efendimiz ile hiçbir ilişkisi yoktur. Yani bir hadisin bu kriterlere, her açıdan tümüyle uygun olması demek, onu kesin olarak peygamberimizin söylemiş olduğu anlamına gelmez. O hadis yalnızca ulemanın koyduğu kriterlere uygundur o kadar. Hadisler konu olduğunda bu gerçeği hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Yani yüzde yüz doğru denilen hadisler bile, dönemin İslam bilginlerinin kendi koydukları kriterler doğrultusunda verdikleri bir hükümdür ve asla kesin olarak “peygamberimizin söylediği hadistir” anlamına gelmez. Çünkü hadislerin tümü nesilden nesile rivayet yoluyla meydana gelmiştir. Rivayet’in sözlük anlamı da: söylenti, nakledilen söz, hikâye demektir.

Aslında bir hadis duyulduğunda yapılacak ilk şey hadisin doğruluğu veya yalan olduğuna bakmak değildir. İlk önce Allah’ın denetimindeki peygamber böyle bir hadis söyler mi ona bakmak, onu incelemek gerekir. Bunu belirlemek içinde en sağlam delil Kur’an’ı Kerim’dir. Bunun mantığı çok basittir. Eğer hadisler Kur’an’ı açıklayıcı sözler olup Müslümanların kıyamete kadar bağlayıcı olduğuna inanıyorsanız o zaman hadislerin mutlaka Kur’an’ uygun olması şartını asla unutmamalısınız. Bu sonuca göre herhangi bir hadisi kesin olarak doğrulayabilecek iki kaynak vardır. Birisi hadisi söyleyen Peygamberimizin bizzat kendisidir. Diğeri de Kur’an’ı Kerim’dir. Peygamberimiz vefat ettiğine göre kaynak olarak geriye bir tek Kuran’ı Kerim kalır. Bu gerçekten yola çıkarak, bir hadisi doğrularken önce Kur’an’a bakılır deyip; sonra başka kriterler saymak hele hele beşer sözüne güvenerek hareket etmek son derece tehlikeli ve yanlıştır. Tehlikelidir dedim çünkü Allah peygamberin dışında hiçbir beşere kefil değildir. Onun için hadisler konusunda Peygamberimizin kendisi dışında, hiçbir beşerin ifadesi kesin doğru olarak kabul edilemez. Dolayısıyla hadis doğrulama konusunda en doğru ifade; Önce Kur’an’a bakılır değil, yalnızca Kur’an’a bakılır olmalıdır. Zira hepimizin bildiği gibi peygamberimizin kefili Allah’tır. Öyleyse, “Bir hadisi peygamberin kendisine soramayacağımıza göre kefiline sormalıyız.” Mantık olarak da bu böyle değil midir? Aslına ulaşamazsak kefile gideriz. Ki bu kefil hep bakidir ve elçisine kefaleti ile ilgili tüm maddeler ayrıntıları ile Kur’an’da yazılıdır.

Gelenekten gelen ve günümüzde de kabul gören diğer bir kriter daha var. O da bir hadisin Kütübü-Sitte kitaplarında var olması, daha makbulü en az iki veya daha fazla kitapta yazılı olmasıdır. Günümüzde ise Kütübü-sitte deki zatlardan Buhari ve Müslüm daha ön plana çıkmışlardır. Eğer bir hadis, her ikisinin kitabında da varsa o hadisin doğru olduğu, birinde var diğerinde yoksa o hadisin uydurma olduğu kabul edilmiştir. Bu anlayış oldukça yaygındır. Ancak akıl ve mantık dışıdır. Çünkü konunun uzmanları çok iyi bilir; diğer Kütübü-Sitte kitaplarında olduğu gibi Buhari ve Müslim’in kitaplarında da yüzlerce, binlerce çürük, uydurma hadis tespit edilmiştir. Bu kadar çok sayıda uydurma hadis ayrı ayrı bu kitaplarda bulunabiliyorsa; o zaman yalan bir hadisin, her iki kitapta da yazılmış olma ihtimali az değildir. Dolayısıyla iki ya da daha fazla kitapta var olan, yalan bir hadisi sırf bu kriterlere uyuyor diye doğru kabul etmenin mantığı anlaşılır gibi değildir. Onun için böyle bir kriter akıl dışıdır dedim. Bu gerçeğe göre; iki veya daha fazla kitapta da var. Öyleyse bu hadis doğrudur şeklinde, hiç tereddüt etmeden uyguladığımızda, binlerce uydurma ve peygambere iftira olan hadislerden birini uygulamış olduğumuz tehlikesini sakın unutmayın. Tehlike diyorum çünkü Kur’an’a göre bu hareketimizin hesabını mutlaka vereceğiz.

Bu arada hadislerin sayısı konusu var. Ondan bir cümle bahsedeyim çünkü hadis sayısı ayrı bir komedidir. Zira Peygamberimizin 22 yıllık tebliğ etme süresinde geceleri de devreden çıktıktan sonra yaklaşık her beş on dakika da bir hadis söylediği gibi bir rakam ortaya çıkıyor ki üzerinde konuşulacak bir ciddiyeti yok. Ancak ileride doğru kabul edilen hadislerin sayıları ile ilgili gözden kaçan önemli bir konuya değineceğim.

YAZININ DEVAMI: » HADİSLERİN KONUMLARI VE YORUMLAR

 

 
Yorum Yaz Gerekli alanları (ad, soyad ve e-posta) doldurarak yorumlarınızı Yazar'a iletebilirsiniz.
 
 
 
EKLENME TARİHİ: 13 EKİM, 2014
YUKARI
    güncel YAZILAR
    Hadisler ve Kur'an
    Kur'an'daki Din ve Müslümanlar
    İslam'da Resim ve Heykel
    Kuran'daki Adalet ve Yönetim
   
   
 
 
 
©2015 Mustafa Günen Tüm hakları saklıdır. Görsel ve bilgiler izinsiz kullanılamaz.