Duyurular 
English
 
Anasayfa Biografi Galeri Medya Yazılarım İletişim
Sanat Penceremden Yaşama Dair tüm yazılarımı, yorumlarımı burada sizlerle paylaşacağım.
 
 
Kur'an'daki Din ve Müslümanlar
Mustafa Günen

 

DİN

Din nedir diye şöyle kısaca bir hatırlatma yaparak başlayalım. Zira literatürde bu sorunun yüzden fazla cevabı, açıklaması vardır. Etnolojik kavramlar içerisinde çeşitli İzmler kendi alanlarında dinin ne olduğuna dair cevaplar vermişlerdir. Ancak ben bu açıklamalarla ilgilenmekten ziyade, kısaca, dinin ortaya çıkış nedeninin neredeyse tek olduğundan bahsedeceğim. İnsanoğlunun dinle ilişkisi, üstesinden gelemediği problemler veya yaşadığı doğanın şartlarından dolayı akıl yürütebilme yeteneğini kullanması sonucu ortaya çıkmıştır. Yani, insanlar yaşadıkları çevrelerde meydana gelen kuraklık, sel, fırtına deprem v.s gibi doğal olayların veya diğer tehditlerin kendilerine verdiği zarardan korunamadıkları için bu olayları kontrol edebilecek güçlere ihtiyaç duyarak, onların varlığına inanmışlardır. Bu güçlere de Tanrılar demişlerdir. Onların gücünden faydalanabilmek için de çeşitli ibadet şekilleri, hediyeler, kurbanlar vermek gibi ritüeller düzenlemişler. Bu yolla onların yardımına kavuşabileceklerine inanmışlardır. İşte bu ritüellerin olduğu uygulamaların ortak adı dindir. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibariyle "yol tarz, fıtrat, hüküm, hesap verme, mükafat" gibi anlamlara sahiptir. Bazen din, inanç kelimesinin yerine kullanıldığı gibi, bazen de inanç kelimesi, din kelimesinin yerine kullanılır. İnsanlık tarihi boyunca çok çeşitli dinler ortaya çıkmıştır. Ancak ezici bir çoğunluk Peygamberler tarafından tebliğ edilen tek Allaha ve O’nun tek dinine inanmışlardır. Ne var ki bu ilahi din, muhatap toplumlarca bir türlü doğru anlaşılıp uygulanamamıştır. Dolayısı ile amacına ulaşamamıştır. Ayrıca din konusunda atlanmaması gereken bir mesele de din var mıdır, yok mudur; ya da olmalı mı olmamalı sorusudur. Bunlar başlı başına bir konu olduğu için ayrı bir bölümde ele alacağım. Ben burada bu İlahi dinin ne olduğunu ve neden inananların dinin amacına ulaşamadığını açıklamaya çalışacağım.

İlahi dinin insanların yaşamına giriş konusunda gönderiliş amacına pek ulaşamadı dedim.  Elbette ki bu negatif sonuç, İlahi dinin insanlara uygun olmamasından dolayı değildir. Bu sonuç insanların dinin ne olduğu konusundaki algı ve kabul şekillerindeki yanlışlıklarından kaynaklanmıştır. Şöyle ki insanlar dini, sanki bir düzene oturmuş yaşamlarına getirilmiş çok da uygun olmayan bir takım kurallar gibi anlamışlar. Yani Yüce Allah inananların hayatlarına metazori olarak, uyulması zor kısıtlamalar, yasaklar, belirlemiş ve bunlara uyulmasını da mecbur kılmıştır. Boyun eğmeyenleri de tehdit etmiştir. Uyanlara da öbür dünyada ödüller vaad etmiştir. İşte yanlış algı dediğim de budur. Çünkü Peygamberlerin tebliğ ettiği din, bu anlayışın tam tersidir. Yani insanın normal seyreden yaşam biçiminin önüne koyulmuş engeller değildir. Tam tersi din, bu engelleri kaldırmak ve yaşamlarını kolaylaştırmak için gönderilmiştir. Daha kolay anlaşılması için şöyle bir benzetme yapayım;

İnsanın dünyadaki yaşamını inişler, çıkışlar, virajlar, kasisler ve tehlikelerle dolu bir yol olarak düşünün. İşte din, insanın bu yolculuğunu kolaylaştırmak için yoldaki çizgiler ve trafik işaretleri gibi yol durumunu bildiren tabelalar olarak gönderildi.  Yoksa din, sizin bu yolculuğunuzu bir takım yasaklar ve tehditlerle zorlaştırmak için gönderilmedi. Eğer yoldaki trafik kurallarına uyar, doğru sürüş yaparsanız yolculuğunuz amacına uygun şekilde sonlanır. Dikkatsizlik yapıldığında ise bireysel ve toplumsal olarak felaketler ve acılar vuku bulur ki öyle de olmuştur. İnsanlar dini doğru anlayamadıklarından dolayı yaşamlarında kaza üstüne kazalar yapıp, hayatı cehenneme çevirmişlerdir. Bunun nedeni de yukarıda da söylediğim gibi dinin ne olduğuna ilişkin algılamadaki yanlışlıktır. Şimdi gelelim bu yanlış algının nedenine;

Peygamberlerin tebliğ ettikleri din kurallarının inananlar tarafından iki şekilde kabul ediliş seçeneği vardı. Bunlardan birincisi; “din mecburidir”; ikincisi “din gereklidir” seçenekleriydi. Şimdi aklınıza bu seçeneklerin arasında pek fark yok gibi bir düşünce gelebilir. Doğrudur; ancak görünüşte pek fark yokmuş gibi duran bu iki seçeneğin arasında pratikte çok önemli farklar vardır. Din mecburidir seçeneğinde, akıl hemen hiç devreye girmez; din kuralları üzerinde pek akıl işletilmez. Allah’ın emri olduğu için mecburen sorgusuz sualsiz uygulanır. İkinci seçenek olan din gereklidir seçeneğinde ise akıl otomatik olarak devreye girer; çünkü insana kendisi için bir şeyin gerekli olduğu söylendiğinde, yaşamındaki diğer tüm gerekli şeylerde olduğu gibi aklını devreye sokar. Dinin de neden gerektiğini, yararını merak eder ve böylece akıl kesinlikle cevabı bulur. Ama gelin görün ki insanlık, tarih boyunca ilahi dinin gerekli olduğu konusunu hiç aklına getirmemiş birinci şık olan din mecburidir düşüncesini benimsemiştir. Tabi dinin bu şekildeki algılanmasında peygamberlerin ölümlerinden sonra oluşan din adamları sınıfının etkisi çok büyüktür. İlkel zamanlarda din önderleri tarafından kitleleri yönetmek, sömürmek, amaçlarına hizmet ettirmek için korkutan, kurban isteyen, cezalandıran tanrı modelini oluşturulmuş ve toplumlar bu tanrıya inandırılmıştır. Maalesef peygamberlerin bildirdiği Allah da kasıtlı veya hata sonucu korkutan cezalandıran, tanrı modeline dönüştürülmüş ve o şekilde insanlara sunulmuştur. Böylece ilahi din de kitleleri yönetme ve sömürme aracı olarak kullanılmıştır.

Yukarıda İlahi dine inananların, din kurallarını, mecburi olduğu düşüncesi ile sorgusuz sualsiz uyduklarından ve akıllarını devreye sokmadıklarından bahsettim. Burada şunu kaçırmayın. Benim dikkat çekmek istediğim husus pratik de yani dini uygulamalarda aklın devre dışı kaldığıdır. Yoksa insan doğası gereği yaşamını etkileyen her şeyi merak eder, sorgular. Bu inandığı din için de geçerlidir, mecburi veya gerekli olması fark etmez mutlaka akıl yürütür. Ama iş dininin kuralları uygulamaya gelince hiç üzerinde düşünmeden tam bir teslimiyetle, harfiyen hatta abartarak yerine getirmeye çalışır. Bunun da tek nedeni yapmak mecburiyetinde olduğuna inanmasıdır. Çünkü bu mecburiyet, Allah’tan gelen bir mecburiyettir. Allah’ın gönderdiği bir dindir ve onun için hiç akıl işletmez. Oysa İlahi dinin muhatabı insanın kendisi değil, doğrudan ondaki akıldır. Bu basit bir mantık gerçeğidir. İnsan biraz düşünse bu gerçeği kolayca anlayıp ancak akıl yoluyla dinin amacına ulaşılabileceğini fark edecektir. İçinde akıl olmazsa din işe yaramaz. Çünkü akıl devreden çıkarsa dinde ve uygulamalarda denetim yapılamaz. Denetim olmayınca dejenerasyon, sapıklık ve zulüm kaçınılmaz olur. Din orijinalliğini kaybeder, kitleler kolayca manipüle edilir ve inanç savaşları başlar. Böylece din bir felaket ve kahır aracı haline dönüşür.  Öyle de olmuş, İlahi din tüm ümmetlerde aynı akıbete uğramıştır. Halbuki dinin gerekli olduğu akıl edilebilseydi, inananlar din konularında akıl yoluyla bilinçlenirlerdi. Çoğunluk bilinçli olunca da din ortak aklın denetiminde olurdu. Yani ruhban sınıfının değil toplumun denetiminde olurdu. Böyle olunca da bu kadar dejenerasyon olmaz; spekülasyon yapılamazdı ve din amacının dışında kullanılamazdı. En azından aynı Allah’a inananlar arasında din savaşları olamazdı.

KUR’AN VE DİN

Buraya kadar dinin genel anlamından kısaca bahsedip, yalnızca Peygamberlerin tebliğ ettiği dini baz alıp açıklamaya çalıştım. Madem ki ilahi dini baz aldım o zaman son ilahi kitap olan Kuran ‘a göre din nedir? Kaç din gönderilmiştir? Dinin amacı nedir? Tüm bunları akıl yürüterek Kur’an’dan okuyalım:   

ŞURA-13 - “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslam dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.

Bu ayet Yaratıcının insanlarla olan ilişkisinin biçimi ve amacının ne olduğuna dair temel ilkenin açıklanmasıdır. Hiç tartışılmayacak kadar açık ve net olarak verilmiştir. Yüce Allah ayette önceki peygamberlerin ismini vererek peygamberimize, “Onlara vahyettiğimizi sana da vahyettik” demiş. Ardından da “İbrahim’e,  Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini size de din kıldık” diyerek temel kuralı tamamlamıştır. Yani peygamberimize ve diğer bütün peygamberlere aynı vahyi gönderdiğini; aynı dini emrettiğini söylüyor. Daha da önemlisi bunu neden böyle yaptığını, neden tek din gönderdiğini ayetin başında açıkça vurgulamıştır. Dinde bir karmaşa olmasın, doğru olarak algılanıp uygulanabilsin; ayrılığa düşüp parçalara bölünmesin diye tüm insanlara tek kaynaktan vahiy ve tek din kıldığını gerekçe göstermiştir. Zira insan yapısı itibarı ile birden fazla din olması halinde birbirilerine rakip olacak ve kavga edecekleri kesindi. Böylece bu kavgaya dinlerini sebep gösterip, Allah’a karşı bahaneleri olurdu. Kendi yarattığı ve programladığı insanı çok iyi bilen yüce Allah böyle bir bahanenin oluşmaması için, tek kaynaktan vahiy ve tek din prensibini ısrarla; değişik şekillerde, açıkça vurgulamıştır.

Tek din olmasının çok önemli ve bir o kadar da mantıklı bir nedeni de denetimi kolay olmasıdır. Yani tek Allah’a inananlar, onun gönderdiği dinin temel kuralları herkes tarafından bilinecek ve birbirilerini denetleyeceklerdir. Buna bir mecaz yaparsak, tek din:  günümüzde milletler tarafından kabul edilen insan hakları beyannamesi gibidir. Üye ülkeler birbirlerini denetlerler. Bir ülkede ihlaller oluşursa, diğer ülkeler tarafından denetlenir. Öneriler ve sonunda da yaptırımlar uygulanır; yanlışlar düzeltilir. Böylece farklı ülkelerde yaşayan insanlar aynı vicdani ve insana yakışır adalete kavuşmuş olurlar. Birden fazla din olduğunda ise ortak bilinç kesintiye uğrar. Benim inancım böyle, benim inancım bana; senin inancın sana gibi yanlış bir argüman doğar ve denetimi imkansız hale gelir. Böyle olunca da spekülasyon ve dejenerasyon olur çöküntü kaçınılmaz olur.

Şimdi aklınıza Kur’an’daki Benim dinim bana sizin dininiz size ifadesini içeren ayetler gelebilir. O ayetlerde: Allah’ın gönderdiği dinin, insanlar tarafından saptırılıp; kendi kafalarına göre uygulamalar icat edip, bambaşka bir inanç şekline dönüştürülmüş olduğu vurgulanmıştır. Yoksa Allah’ın farklı dinler gönderdiği anlamı çıkarılamaz. Ayette bildirdiği tüm peygamberlere aynı dini gönderdiğini söyleyen Allah, son peygamberine vahiy ettiği din ile öncekileri ayırmaz. Zaten tek din gönderdiğini söyleyen Allah, bu dinin insanla ilişkisinin ne olduğunu da aşağıdaki ayette net olarak belirtiyor;

RÜM-30
-Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.

Ayet din ile fıtratı birbirine bağlamış, dinin fıtrat olduğunu vurgulamıştır: Allah’ın insanları üzerinde yarattığı  ifadesi ile bunu daha da netleştirerek insanı da gönderdiği dindeki hükümler doğrultusunda programladığını bildirmiştir. Fıtrat: hepimizin bildiği gibi insanın yaratılış temel programı ve temel davranış biçimi anlamındadır. Daha açık anlatmak gerekirse, bilimsel açıdan insan biyolojik bir varlık olarak yaratılmıştır. İnsanın bu biyolojik yapısı en küçük birimine kadar dünyanın her yerinde tüm gelmiş geçmiş insanlarda aynıdır. Böyle olunca da yaşayabilmesi için temel ihtiyaçları ve davranışları da aşağı yukarı aynıdır. İşte bu yaşamsal davranışları belirleyip yöneten tüm insanlarda aynı olan bir program vardır. Bu programın Arapçadaki adı fıtrattır.  Bu bilimsel gerçekten baktığınızda insanın fıtratı tek ise din de tek olmalıdır. Öyle ya insan her yerde aynı ise onu çalıştıran program da aynıdır. Mantık bunu söyler. Benim bu konuda sık sık  başvurduğum bir benzetme vardır.  Din: insan makinesinin bireysel ve sosyal alanda kullanma kılavuzudur.

Buna örnek olarak da insan bir çamaşır makinesidir diyelim. Onu dünyanın hangi coğrafyasına götürürseniz götürün çalışma prensibi aynıdır, değişmez. Dolayısı ile kullanma kılavuzundaki maddeler de aynı olmalıdır, değiştirilmemelidir. Hangi elektrik enerjisi ile çalışır; ne çeşit su ve temizlik malzemeleri ile nasıl çamaşır yıkanacağının ayrıntılı bilgileri verilir. İhrac edildiği ülkelerin ısı, enerji, basınç, su gibi fizik şartlarına ilişkin tedbirler belirtilir. Doğru sonuç alınması için de gittiği ülkenin dilinde yazılması zorunludur. Bütün peygamberler dini kendi dillerinde bildirmişler ve toplumlarına kılavuzluk etmişlerdir. Onun için kılavuza bakmadan, kafanıza göre düğmelere basarsanız makine bozulur çalışmaz.

Yukarıda dinin tek olması mantığından bahsettim. Buna ek olarak bu konu ile ilgili sık kullandığım bir ifadeyi aktarmak isterim: Eğer birden fazla din olursa, insan kendine uygun dini seçer. Eğer din tek olursa; bu kez din kendine uyan insanı seçer. Sonuç olarak insan seçilenlerden olmak için, dine uygun yaşamada daha dikkatli ve hassas olur. Dinde de bu kadar sapıklık ve yozlaşma olamazdı.

Şimdi din ve inananlar arasındaki gelişmelere akıl penceresinden bakarak devam edeyim. Din ve peygamberler sürecine baktığınızda insanlar için acı bir sonuçla karşılaşırsınız. Huzur, barış ve saadet getirmesi beklenen Allah’ın dini, ne yazık ki cehalet, menfaat ve art niyet yüzünden; savaş, kan, ölüm ve zulüm aracı haline dönüştürülüp; insanların hayatını mahvetmiştir. Dramatik olan ise aynı Allah’a inanmasına rağmen insanların böylesine bir aptallığa düşmüş olmalarıdır. Başlıca nedeni ise peygamberlerden önceki putperest inanç biçiminden bir türlü kurtulamadıklarından dolayıdır. Allah’a ve resullerine inanmış olmalarına rağmen peygamber bağlılıklarını abartarak bu putperest inanç şekillerini Peygamberperestliğe dönüştürmüşlerdir. Bunu o kadar ileriye götürmüşler ki bütün peygamberlerin aynı içerikteki dini tebliğ etmelerine rağmen, ısrarla kendilerine gönderilen Peygamberi ve dini üstün olarak görüp diğerlerini reddetmişler ve reddetmekle de kalmayıp can düşmanı olmuşlar. Böyle olunca da bu sapık inanç şekli tarihin en kanlı savaşlarına sebep olmuştur.
                            

KUR’AN  VE  MÜSLÜMAN

İslam dünyasının bu konudaki durumu ise ayrı bir trajedidir. Diğer kitaplarda bu kadar ayrıntılı olmayan, Kur’an’ın bu konudaki onca eleştiri, kınama ve uyarısına rağmen ona tabi olanlar da bu sapkın zihniyet hastalığına yakalanmış; yalnızca Kur’an’a inananların cennete, diğerlerinin cehenneme gideceği hükmüne varmışlardır. Oysa Kur’an’ı okurken biraz akıllarını kullansaydılar, anlatılan dinin ne olduğunu Müslüman’ın, kimler olduğunu kolayca görürler, bu aptalca savaşlarda zaman ve enerji kaybetmezlerdi.
Kur’an’a göre Müslüman’ın ne demek ve kimler olduğu; kimlerin cennete gideceği konusu ile devam edelim;

YUNUS-90-İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım” dedi.

MAİDE-111
-Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da “İman ettik. Bizim Müslüman olduğumuza sen de şahit ol” demişlerdi.

ALİ İMRAN-67
-İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif(Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir Müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.

ALİ İMRAN-52
-İsa, onların inkârlarını sezince, “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız” dediler.

BAKARA-132
. İbrahim bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle:
“Oğullarım! Allah sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Sizde ancak Müslümanlar olarak ölün” dedi                                                                                                                       
HAC-78-Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır.

ŞURA-13
ayetinde; Allah’ın, peygamberimiz Hz. Muhammed dâhil, bütün peygamberlerine aynı vahyi gönderdiği ve aynı dini emrettiği konusunu işlemiştim. Şimdi de yukarıda verdiğim ayetler ışığında Peygamberler ve onlara tabi olanların Kur'an’da nasıl tanımlandığı konusunu işleyeceğim. Kur'an'a göre bütün peygamberler ümmetlerine, Allah'ın iradesine boyun eğme, Allah'ın iradesine teslim olup huzur ve barış içerisinde olma şartlarını içeren dini tebliğ etmişler ve öğütlemişlerdir.(Bu dinin Arapçadaki adı İslam’dır).Bu şartlara uyanlara da (Allah'ın iradesine teslim olan anlamına gelen) Müslüman adı verilmiştir. Bu yoruma bir kaç ayet ile açıklık getireyim. Yukarıda okuduğunuz MAİDE-111, ALİ İMRAN-52 ayetlerinde Hz. İsa’ya YUNUS-90-Hz. Musa’ya BAKARA-132, ALİ İMRAN-67- Hz. İbrahim ve Yakub'a samimi bir şekilde tabi olanlardan bahsederken Müslümanlar diye isimlendirmiştir. Hatta Firavun’un bile son anında dediği “Bende Müslümanlardanım ”ifadesi ayette yazılıdır. Hac-78 ayetinde ise; "Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi" cümlesi ile Yüce Allah kimlere Müslümanlar dediğini çok net bir şekilde ifade etmiştir. Bu ayete rağmen günümüzde, yalnızca Hz Muhammed’e (Kur'an'a) tabi olanlara Müslüman deniyor. Oysa ayet Allah, sizi hem daha önce ifadesini kullanarak Kur'an’dan önce, gönderilmiş tüm peygamberlere tabi olup, Allah’ın iradesine teslim olmuş ne kadar insan varsa, hepsine Müslüman adı verdiğini söylüyor.

Yalnızca bu açıklamayla da kalmıyor. Bu insanların farklı coğrafya, dil, ırk, ulus gibi sosyal ve biyolojik durumlarını ayırmadan, sizi zamirini kullanmak suretiyle, geçmişten günümüze Allah'a teslim şartlarına uyan herkesi, Müslüman üst kimliğinde birleştiriyor. Bu sonuç aynı zamanda cennete yalnızca Müslümanların gideceği  inancına da açıklık getiriyor. “Müslüman olmayanlar cennete gidemeyecek” ifadesi doğrudur. Ancak bu konuda doğru anlaşılmayan bir değerlendirme vardır. Kur’an, yalnızca peygamberimiz Hz Muhammed’in değil; tüm peygamberlerin İslam dinini tebliğ etmiş  ve onlara uyanları da Müslüman olarak kabul ettiğini açıkça belirtmiştir. İslam ve Müslüman konusuna tekrar döneceğim. Çok tartışılan bir konu olan kimlerin cennete gideceği konusunu, ayrıntılı bir şekilde açıklayabilmek için ayetlerden örnek vermek isterim:

MAİDE-69-Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlar her kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip de dürüstçe çalışırsa, artık onlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir
.

Görüldüğü üzere bu ayet, büyük nüfuslara sahip veya ulaşmış peygamber ümmetlerinin adlarını sayıyor. Sonra da her kim diye ekleyip kimlerin nasıl cennete gidebileceği konusunu “Şüphe yok ki” diyerek de kesin bir şekilde açıklıyor. Burada bir karışıklığı açıklayayım. Ayette geçen her kim ifadesi, bazı Kur’ an meallerinde iman edenler, Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlar (bunlardan her kim) diye parantez içine alınmış ve ayette sayılan dört peygamberin ümmetinin kastedildiği olarak çevirilmiştir. Ki bu bir çarpıtmadır. Çarpıtma diyorum çünkü çeviri yapabilecek kadar Kur’ an bilgisine sahip birisi böyle bir hata yapmaz. Zira sizin de hemen fark edeceğiniz gibi bu yorum, ayette geçen ümmetlerin dışında kalan ve de sayısı binlerle ifade edilen, diğer peygamberleri ve onların ümmetlerini kapsamıyor. Net bir şekilde ifade etmek gerekirse bu  Kur’an’ a aykırıdır. Çünkü bahsi geçen dört peygamber de dahil;  yirmi küsur peygamberin daha adı Kur’an’da geçmektedir. Adı geçmeyen yüz bin civarındaki olduğu söylenen peygamberin ümmetlerini de hesaplarsanız; “ Yalnızca dört peygamberin ümmeti kast ediliyor.” yorumu mantıksız bir yorumdur.
Bu ayette dört ümmetin adının geçmesinin nedeni Kuran’da zaten yazılıdır. Bu ümmetlerin ortak özellikleri yalnızca kendilerinin cennete gideceklerine; diğer peygamber ümmetlerinin cennete gidemeyeceğine olan inanç ve iddialarıdır. Ve Yüce Allah bir çok ayette bu düşünceyi reddeder ve kınar. Bana göre ise ayetteki herkim ifadesi adı geçen peygamber ümmetleri dahil tüm insanları kapsıyor. Öyle olması da gerekir. Zira tarih boyunca dünya üzerinde herhangi bir ilahi tebliğ ile karşılaşmamış milyarlarca insan yaşamıştır. Yüce Allah’ın bunları kategori dışında bırakacağını söylemek mümkün değildir. Peygamberlerin getirdiği din bile o kadar dejenere ve sapıklığa dönüştürülmüş ki dini bu şekli ile uygulayanların kurtuluşa ermeleri zaten mümkün değildir.

Aslına bakarsanız: her kim Allah'a ve ahiret gününe iman edip de dürüstçe çalışırsa, artık onlara korku yoktur ve onlar üzülecek de değillerdir ifadesi muhtelif surelerde defalarca geçer. Bu yaratıcının temel bir şartını kalıp halinde sunmasıdır. Bu kalıptaki dürüstçe çalışırsa şartı bazen güzel işler yaparsa şeklinde de verilir. Şimdi ben bu ilahi şart kalıbı ile ilgili ilginç bir duruma dikkatinizi çekerek konuya devam edeceğim. Kolayca fark edeceğiniz gibi Kur’ an’ da geçen bu temel şartların içinde, “Kur’ an Müslümanı” olabilmek için bizim koyduğumuz, İslamın beş şartından olan: Namaz, oruç, hac, zekat gibi olmazsa olmaz şartlar; Yüce Allah’ın ayette belirttiği temel şartların içinde yok. Sadece kelime-i şahadetin, Allah’a iman bölümü var. Çok ilginç ve bir o kadar da kafa karıştırıcı değil mi? Öyle ya namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin Kur’ an’da defalarca geçen emirlerden olduğunu biliyoruz. O zaman neden temel şartların içinde yok? Cevabı son derece açık ve mantıklıdır: Kafa karıştıran şey, müslümanların bu ibadetlere bakış açılarının tarihsel hataları yüzündendir. Bu konuyu İbadetler bölümünde geniş olarak açıklayacağım. Ancak burada kısaca şunu söyleyebilirim: Bizim temel şart olarak kabul ettiğimiz ibadetlerin namaz, oruç, hac gibi ritüellerin hepsinde, inanan kişiyi bir ya da birkaç sosyal yahut bireysel olarak doğru ve güzel bir sonuca ulaştırma amacı vardır. Yani yaptığınız bu ibadetlerin sonucunda davranışlarınız bu amaçlara uygun olmadıkça bu ibadetlerin hiç birisi sizi cennete götürecek bir amel olamazlar. Tam tersine yaptığınız bu ibadetlerin (niyetinize göre) sizi cehenneme götürmeye vesile olması da mümkündür. Sonuç olarak, insanı doğrudan cennete götüren şartların içerisinde bu ibadetler yoktur.

Tek din olarak İslam ve Müslümanlar konusunda yapılan bir takım yanlış anlamaları düzeltmeyi isterim. Ben bölüm boyunca Kur’an’da tek din olduğunu vurguladım. Ancak  okuyanlar bilirler ki Kur’an da Yahudiler, Hıristiyanlar kelimesi çok geçer. İşte yanılgı da burada oluşur. Müslümanlar asırlardır Kur’an’da geçen bu isimleri din adı gibi algılamışlardır. Oysa bunlar dinlerinin adı değildir. Ümmetlerin kimlik adıdır. Yani hangi peygambere tabi olduklarına ilişkin o toplumun başkalarınca bilinen adıdır. Yüce Allah bazı olaylardan bahsederken o olayları; yapanların kimler olduğunun anlaşılması için de diğer insanların, o peygamber ümmetlerine verdiği isimleri kullanır. Böylece kimlerden bahsettiği bilinebilir. Aksi takdirde Hıristiyanlar, Yahudiler v.s ler bir din adı olarak anılmaz. Aksini söylemek, yukarıdaki ayetlerde de verdiğim Allahın indinde tek din İslamdır, hepinize aynı dini emrettik hükmüne ters düşmektir. Kur’an’da böyle yazmasına rağmen Müslümanlar arasında “Tek din İslamdır” ilkesinin Kur’an la birlikte verilmiş bir hüküm olduğunu; Kur’ an’dan önce gelmiş diğer kitapların, hükümsüz olduğu saçmalığını düşünen, dile getiren birçok kişi vardır. O şahıslar için, temel bir ilkeyi belirten şu ayeti dikkatli okusunlar derim AHZAP-62-Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah’ın kanunu böyledir. Allah’ın kanununda asla değişme bulamazsın. Yani Allah Kur’ an’da bize ne hükmetti ise daha öncekilere de aynısını hükmetmiştir. Dolayısı ile herhangi bir değişiklik, geçersiz kılınmış hüküm gibi konuların Allah’ın sisteminde bulunması söz konusu değildir.

Buna Kur’an perspektifinden bakıldığında Müslümanların ifade etmekten çekinmedikleri; ancak Kur’an’ın asla onaylamayacağı birkaç tarihi hatadan daha bahsedeceğim. Birincisi üç büyük dinin varlığına inanmaktır: Geçmiştekilerde de olduğu gibi günümüzde de en ehil kişiler olan ilahiyat hocalarından dahi duyabileceğiniz bir ifadedir. Ben bizzat ekranda devlet büyüklerinin birinden üç büyük din ifadesini duydum. Ki bunu Kur’an’a asla onaylatamazsınız. Bu cümle, yazımın başında verdiğim ŞURA-13 Ayetine doğrudan aykırıdır. Ayrılık olmasın diye tek din emrettiğini söyleyen ayetin inadına dini üçe bölmenin, üç ayrı dinin varlığını telaffuz etmenin hesabını Kur’an’a veremezsiniz. Şimdi burada “Üç büyük din olarak Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi peygamber ümmetleri kast ediliyor. Dolayısıyla masum bir söylemdir. Ne sakıncası var?” şeklinde düşünenler olacaktır. Ancak böyle düşünenlerin gözden kaçırdıkları, temel kavramsal hatalar vardır. Birincisi: Din, insanların vereceği hesapların kurallarını içeren programın adıdır. Tüm insanlar ondan hesaba çekilecektir. Yani din, bir biçimde hesap sorucudur. Müslüman, Yahudi, Hıristiyan gibi isimler ise dindeki hesabının sorulacağı toplumların adıdır. Yani hesap vericilerdir. Dolayısı ile konumları farklıdır. Bu şuna benzetilebilir: Bir mahkemede hakim, yasalar doğrultusunda hesap sorandır. Sanık da aynı yasalar doğrultusunda hesap verendir. Onun için konumları farklıdır. Yani “ikisi de mahkeme çatısı altındadır.” düşüncesi ile” hakim” diyerek, “aslında sanığı kast ettim” diyemezsiniz. Bu nedenle Peygamber ümmetlerinden bahsederken “üç büyük din” demenize Kur’an müsamaha göstermez, izin vermez. Aksi halde dindeki bölünmelerden doğan zulüm, şiddet ve savaşlara müsamaha göstermiş; izin vermiş olurdu. Ve insanlar bunu bahane olarak kullanırdı. Ki Allah kullarına böyle bir bahane kapısı açmaz. Onun için buna müsamaha etmeyeceğini de ŞURA-13 ayetiyle net olarak belirlemiştir.

Bu sonuca göre tarih boyunca meydana gelen kanlı, vahşet dolu din savaşlarının en büyük nedeni dindeki bölünmedir. Günümüzde de dinler savaşı sürerken; toplum önünde üç büyük din ifadesini kullanırsanız; oluşan zulüm ve cinayetlere payınızca bir katkıda bulunmuş olursunuz. Unutmayın zerre kadar hayrın, zerre kadar şerrin yok edilmeyeceği ilkesi bulunan Kur’an’a göre de hesabınız pek kolay olmayacaktır.

Zaten üç büyük din ifadesinin, dini üçe bölme kastı olmadığını söylemek ya samimiyetsizliktir ya da tarih cahili olmaktır. Zira hepinizin bildiği gibi Türk İslam tarihinde Gayrimüslim tanımlaması vardır.  Bu isim Müslümanların haricindeki diğer tüm ümmetler için kullanılır. Gayrimüslim kelimesinin anlamı da Müslüman olamayan demektir ki Kur’ an bir ümmetin tamamı için bu kelimeyi kullanmanıza asla izin vermez. Bölüm boyunca anlattığım gibi Müslüman olma hakkı peygamber ümmetleri dâhil tüm insanların hakkıdır.  Yüce Allah’ın bildirdiği şartları kim yerine getirirse o Müslümandır. Buna karar verme hakkı yalnızca Allahın’dır, başka hiçbir beşerin tasarrufunda değildir.

Kaldı ki Müslümanlar kendilerinin haricindeki kitap ehli için sadece Gayrimüslim kelimesini kullanmayıp daha da ileri gitmişler. Hiçbir tasnif yapmadan o toplumlara toptan Küffar (Kafirin çoğulu) da demişler. Kur’an’a göre bir insan özgür iradesi ile Allah’a ortak koşmadıkça, Allah’ı reddetmedikçe ona Kafir diyemezsiniz. Allah’tan başka kimsenin Haddi değildir. Hele kitap ehli ise, bir Peygambere tabi olmuşsa Kafir diyebilmeniz söz konusu değildir. Peki Müslümanlar neye dayanarak bu ümmetleri kafir ya da din dışı statüsüne koyabiliyorlar? Bunun için birkaç neden sayılabilir. Biri bölüm boyunca anlatmaya çalıştığım, Kur’ an’ dan önceki kitapları hükümsüz sayma, Kur’an geldikten sonra ona tabi olmayanların Müslüman olamayacağı yanılgısıdır. Daha büyük gerekçeleri ise Yahudilerin Hz Üzeyir’i, Hıristiyanların Hz İsa’yı Allahın oğlu olarak kabul etmeleridir ki bu bir şirktir. Şimdi bundan dolayı siz burada müşriklere gayrimüslim veya kafir demek Kur’an’a aykırı değildir diye düşünebilirsiniz. Doğrudur ancak, öncelikle aşağıda verdiğim bu konudaki ayetleri okumanız gerekir.

TEVBE-30
-Yahudiler, “Üzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar ise, “İsa Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah, onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!

MAİDE-72.
Andolsun, “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kafir oldu. Oysa Mesih şöyle demişti: “Ey İsrailoğulları! Yalnız, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa artık Allah ona cenneti muhakkak haram kılmıştır. Onun barınağı da ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.

MAİDE-66-
Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür!

Kur’an’ın başka ayetlerinde de değindiği gibi TEVBE-30 da Yahudilerin ve Hıristiyanların peygamberlerine Allah’ın oğlu diye adlandırmalarını Yaratıcı şiddetle kınıyor ve tehdit ediyor. Sonrasında” Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir diyerek; bu kınamayı kim ağzıyla söylemiş ise onlara indirgiyor. Bu üslubunu MAİDE-72 de daha da net olarak vererek  “Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kesinlikle kafir oldu ifadesine göre, tüm ümmeti değil; kim Hz İsa’ya Allah’ın oğlu dediyse, onu kafir ilan etmiştir. Bu hususta MAİDE-66 da gönderdiği kitaplara tabi olanlar işaret edip Onlardan orta yolu tutan bir zümre vardır cümlesi ile bu ümmetlerin içinde doğru yolda yaşamış insanların olduğundan bahsetmiştir. Ayet Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür! İfadesiyle de ümmetlerin tamamını değil, yalnızca suçu işleyenlerin kınandığı açıkça belirtilmiştir. Zaten aksi akılcı bir yaklaşım olarak da düşünülemez. Zira İlahi hesap bireyseldir. Kimse kimsenin ne günahını ne de sevabını üstlenemez. Herkes söylediğinin yaptığının karşılığını alacaktır. İşte bu Kur’an ilkesinden yola çıkarak; Hiçbir Peygamber ümmeti için, tümüne birden Gayrimüslim veya Küffar kelimesini telaffuz edemezsiniz, Kur’an’a aykırıdır ve de sorumlu olursunuz dedim. Bu yorumuma dayanak olan bir başka ayetle devam edelim.   

HUCURAT-10- Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.

Müm'in Arapça Emn'dan türetilmiştir. Kur’an’da birkaç anlamda kullanılır. Ayetteki kullanılışı ise iman eden, yani Allah’a inanan, güvenen kişiler anlamındadır. İnananların kardeş olduğu ifadesi Kur’an’da farklı şekillerde belirtilmiştir. Gelin görün ki Müslüman’ın yalnızca Hz Muhammed’e tabi olanlar olduğunu düşünen Kur’an dışı zihniyet, mümin sıfatını da bu çerçevede yanlış algılamıştır. Ayette belirtilen Mü’minler ancak kardeştirler ifadesinden de yalnızca kendilerinin kastedildiğine hükmetmişlerdir. Oysa yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi Peygamberlerin bildirdiği, “Tek Allah’a inanan herkes, Kur’an’a göre mümindir.” ifadesi tartışmasız bir kuran ilkesidir ve herhangi bir şekilde tevil edilemez. Nasıl ki Allah’ın iradesine teslim olanlar Kur’an’ a göre Müslüman ise yine Kur’an’a göre Allah’a inanıp ona güvenenler de mümindir. Eğer sadece peygamberimize tabi olanlar kastedilseydi, Kur’an’da her şeyi ayrıntılı olarak açıkladığını söyleyen Allah; bunu da açık bir şekilde belirtirdi. Ayet “Bu Kur’an’a tabi olanlar kardeştir ya da senin ümmetin kardeştir.”şeklinde bir ifade ile başlayabilirdi. Oysa ayet hiçbir topluma, ümmete indirgemeden en üst seviyede Allah’a inanan, ona güvenen anlamındaki Mümin sıfatını kullanmıştır. İşte bu Kur’an perspektifinden dolayı hiçbir peygamber ümmeti için “Mümin değiller, Müslüman değiller” diyemezsiniz.

Keşke aynı Allah’a inanan peygamber toplumları akıllarını işletip bu basit gerçeği görebilselerdi, kanlı din savaşları olmazdı. Hele Kur’an’a tabi olan Müslümanlara ne dersiniz. Tek Allah ve onun tek dini olduğunu açıkça ve defalarca belirten ayetlere rağmen, aklı işletmedikleri için bu ilkeyi görememişler ve onlar da din savaşlarına dahil olmuşlardır. Oysa Kur’an doğru anlaşılıp uygulansaydı, insanlık bugünkü medeniyet ve teknolojiye çok daha evvelden ulaşmış olabilirdi. Bu, öylesine yapılmış bir varsayım ya da tahmin değildir. Kur’an’dan sonra ilk birkaç yüzyıldaki tarihi gelişmelere baktığınızda, bazı İslam ülkelerinde matematik ve tıp alanlarında, bilime ve kitaba verilen önemi görürsünüz. Ne var ki bu önemli çaba istikrarlı olamamış ve arkası gelmemiştir.  Bunun sebebini başka bir bölümde açıklayacağım. Ancak burada çok kısa olarak değineyim. Zira bu negatif gelişmelerin nedenini Kur’an da net olarak belirtmiş ve uyarmıştır:

FURKAN-30. Peygamber, “Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terkedilmiş bir şey haline getirdi” dedi.

Görüyor musunuz ayet Müslüman toplumlarının kötü akıbetlerinin nedenini ne kadar açık olarak belirtiyor. Yüce Allah Peygamberine bizzat onun ağzından kavmi dahil ona tabi olanların Kur’an’ı terk edilmiş hale getirdiklerini söyletiyor. Dikkat ederseniz Kur’an’ı terk ettiler yerine Terk edilmiş bir şey haline getirdiler diyor. Yani Kur’an’a tabi olduklarını O’na inandıklarını söylediler; ancak uygulamada onun ne söylediğini önemsemeden, onu devre dışı bıraktılar. İşte Müslüman dünyasının bugün de geldiği hazin sonucun asıl sebebi, akıllarını işletmeyip, Kur’an’ı terk edilmiş bir hale getirmiş olmalarıdır.

Keşke “Oku” diye başlayan, sonra da bilimi ve düşünmeyi emreden Kur’an’a sımsıkı sarılıp diğer insanlara doğru örnek olabilseydik; Allah adına yapılan onca zulüm ve katliamlara taraf olmaz, hatta önleyebilirdik. Ne büyük kayıp ne büyük yazık! Ancak şurası da unutulmasın: Allahın fıtratınız dediği Kur’an’ı terk edilmiş hale getirip insanların yaşamından çıkmasını öyle “Hay allah”, Yazık olmuş, keşke doğru yapsaydık” gibi üzüntü belirten kelimeler söylemekle kurtulamayacağımızı bilin. Çünkü bu konuda açıkça uyarılarda bulunan Kuran’ın bizzat kendisi Müslümanların aleyhine delil olacaktır. Böyle olunca da elbette tüm Müslümanlar hesaba çekilecektir. Ve de hesap çok ağır olacaktır.

 

 

 
Yorum Yaz Gerekli alanları (ad, soyad ve e-posta) doldurarak yorumlarınızı Yazar'a iletebilirsiniz.
 
 
 
EKLENME TARİHİ: 26 MAYIS 2014      GÜNCELLEME: 25 TEMMUZ 2017
YUKARI
    güncel YAZILAR
    Hadisler ve Kur'an
    Kur'an'daki Din ve Müslümanlar
    İslam'da Resim ve Heykel
    Kuran'daki Adalet ve Yönetim
   
   
 
 
 
©2015 Mustafa Günen Tüm hakları saklıdır. Görsel ve bilgiler izinsiz kullanılamaz.